reklam 1

29 Ocak 2015 Perşembe

Boğaziçi Üniversitesi’ne Yatay Geçiş





    Boğaziçi Üniversitesi belki de ülkedeki en çok yatay geçiş yapılmak istenen okuldur. Nitekim ben de bu isteği taşıyan öğrencilerden biriydim. Yaşadığım süreçte yardım alabilecek pek fazla kaynak bulamadım o yüzden önümüzdeki dönemlerde bunu yapmayı düşünen öğrenciler için bir yol haritası niteliğinde bu yazıyı hazırlamayı gerekli gördüm ve kendimi sorumlu hissettim.


   Öncelikle başvuru yapılabilmesi için gerekli koşulların sağlanmış olması gerekiyor. Örneğin bölümünüze göre istenen not ortalaması ve bölüm gözetmeksizin istenen disiplin cezası almamış olmak, en düşük notun CC olması gibi. Bu ayrıntılar her okulda olduğu gibi yatay geçiş yönetmeliğinde detaylıca yazmakta. Bu şartları sağlayamayanların başvuruları zaten kabul edilmiyor. Koşulları sağlayan öğrenciler başvuru dönemi okulun web sitesinde ilan edilen gerekli evraklarla ve başvuru ücreti dekontuyla öğrenci işlerine başvuruda bulunuyor. Başvuru ücreti geçen yıl 110 tl idi. Başvuru işlemlerini başlatmış olan öğrenci sitede yazılı olan bilim sınavı tarihi ve saatine göre sınavın yapılacağı sınıfa gidiyor. Okul öğrencilerle bir irtibat kurmuyor bu sınav için öğrenciler kendileri takip etmek zorunda. Yapılan bu ilk sınav bölüm hocaları tarafından yapılmakta ve yazılı sınavıdır. Sınav içeriği tamamen o yıla özgü. Yani her yıl çok farklı konuları sorabiliyorlar. Ben İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim ve benim girdiğim sınavda bir yazarın bir makalesinden alıntı verilmiş ve essay yazmamız istenmişti oysa bir önceki yıl philistinism sorulmuş bununla ilgili essay yazmamız istenmişti. Anladığım kadarıyla bu sınava hazırlıklı olabilmek için bölümde işlenen ders içeriklerine göz atmak gerekecek. Bu sınav aşılması gereken 3 adımın ilkidir ve aslında en zorudur diyebilirim çünkü bunu geçince diğerleri daha kolay oluyor. Bu sınavda sizden beklenen kendinizi göstermeniz hele benimle aynı bölümü okuyorsanız analiz yeteneğinizi göstermeniz çok önemli. İngilizce yazma becerinize hocaların çok takılacağını düşünmüyorum çünkü dil becerilerine ölçecek başka bir sınav olduğundan bu sınavda düşüncelerinizi kağıda aktarabilmeniz önemli. Bilim sınavına 20 den fazla kişi katılmıştı ve sınav akşamında yaklaşık 15 kişinin ertesi gün olacak sözlü sınava girmeye hak kazandığını söyleyen mail aldım yani 5 ya da daha fazla kişi ilk sınavda elenmişlerdi. Ertesi gün yapılan sözlü sınav bölümün bulunduğu binada yapılıyor. Bu sınavda bölüm başkanı ve 4 ayrı hocadan oluşan bir kurul toplanıyor. İsimler listeleniyor ve öğrenciler tek tek içeriye çağrılıyor. Şimdi ilk sınavın daha kolay olduğunu söyleyebiliyorum ama sözlü sınav günü heyecandan elim ayağım birbirine dolaşmış, farkında olduğum halde bir sürü gramer hatası yapmıştım. Tansiyonu yüksek bir ortam, nede olsa 15 kişi var ve kontenjan 4 kişi ama okulun kontenjan kadar öğrenci alma ya da onu doldurma kaygısı yok, bilakis kontenjanı çoğu zaman boş kalır çünkü onca başvuruya rağmen kabul edilmez öğrenciler, kaldı ki gerekli olan durumda ayrılmış kontenjanın üzerine çıkma hakları da var.

   Sözlü sınavda anladığım kadarıyla aynı sorular soruluyor. Bunlar; neden geçiş yapmak istiyorsun? Neden okuduğun okulu seçmiştin? Seni bu bölümü okumaya iten şey nedir? Sorular oldukça basit görünüyor hatta sınav bir sohbet havasında geçiyor ama bu durumun rehavetine kapılmamak ve unutmamak gerek ki hocaların size ayırdığı bu vakti beklendiği gibi doldurursanız kabul edilirsiniz. Mesela mülakata giren öğrencilerden birisi güler yüzle çıktı salondan ve gayet iyi geçtiğini çok kolay olduğunu hocalarla sohbet ettiğini söyledi ama sonradan öğrendim ki bu öğrenci kabul edilmemiş. Bu sorulara çok basit yanıtlar vermek mümkün ama istenen bu değil kesinlikle. İlk soruya benim verdiğim yanıt buradaki ders programındaki çeşitliliğin farklı bölümlerden ders alma zorunluluğunun bir edebiyat öğrencisini nasıl müthiş donanımlı yapacağını ön gördüğümden gelmek istiyorum diye cevap vermiştim. İkinci sorunun yanıtı okulumu babamın seçtiğiydi ki gerçekten de öyle olmuştu. Şehir dışına gitmemem için İstanbul’daki bir vakıf üniversitene yerleşmiştim. Son sorunun cevabı bence olayı tamamlayan oldu. Cevabım epey uzun olmuştu. Kitap okumayı sevdiğimden başlayarak, yazarın yaşadığı dönemi eserlerinde nasıl yansıttığını görmek bunu anlamaya çalışmak ve aslında tarih kitaplarından ziyade edebiyat sayesinde o dönemi görebilmenin ne kadar önemli olduğunu söyledim. Bunun üzerine bölüm başkanı özellikle seçtiğin bir dönem var mı diye sordu bende Victorian Age dedim ve tabi ki nedenini sordu. O dönemde kadınların yaşadığı durumlar, haklarının olmaması ve çalışan kadınların kötü oysa toplumun beklentilerini karşılayanların melek diye tabir edilmesinin beni etkilediğini söyleyince bu kez favori bir yazarım olup olmadığını sordular. Cevabım Lord Alfred Tennyson’du ve örnek olarak ta Lady of Shallot eserini verdim ve bunun üzerine de bölüm başkanı beni neyin etkilediğini sordu bu şiirde. Tam iki yıl önce edebiyat dersinde işlediğimiz şiir öyle içime işlemiş ki analiz ettiğim satırların çoğu aklıma geldi. Şu satırdaki şu söz şunu sembolize ediyor ya da buna gönderme yapıyor vs. diye anlatınca kuruldaki Harvard’lı hocamız hım diyerek eli çenesinde dikkatle beni dinliyordu. Tam karşımda oturan bölüm başkanımız da konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Diğer favori yazarlarımı sordular birkaç tane saydım ve aralarına Franz Kafka’yı da ekledim. Şaşırdılar haliyle Alman yazarlar mı işlediniz yoksa kendin mi okudun diye sordular ben de kendi tercihim olduğunu ve sevdiğim bir yazar olduğu için bölüm hocamın ödevimi bu yazardan kabul ettiği söyledim. Hangi eserini nasıl sunduğumu merak etti bu kez bölüm başkanı ben de  Metamorphosis kitabıyla ilgili yazdığım makaleyi anlattım kısaca çok hoşuna gitti. Daha fazla sorumuz yok dediklerinde elim ayağım titreyerek girdiğim salondan rahatlamış bir şekilde ayrıldım. Dışardakiler şok olmuş şekilde bana bakıyordu içerde çok uzun kalmışım meğer.

   Sonuçla ilgili herhangi bir bilgi vermiyorlar ve ertesi günü okulun meşhur proficiency sınavı var nam-ı diğer BUEPT. Çok karmaşık bir durum eğer kabul edildiysem her şey bu sınava bağlı diye düşünüyorsunuz ama eğer edilmediysem de boşa stres yapıyorum diye düşünüyorsunuz. Bu arada bu sınavın başvurusu ayrıca yapılıyor ve sınav için 200 tl yatırılıyor. Eğer hali hazır Toefl ya da Ielts belgeniz varsa onları da onaylatıp kullanabiliyorsunuz. Sınav benim için kolay geçti sadece writing bölümünde yazdıklarımı pek beğenmedim. Sınavdan çıktığımda önceki gün mülakata giren öğrencilerden bir tanesinin bana mesaj attığını gördüm. Beni tebrik ediyordu. Meğer ona kabul edilmediğine dair mail gönderilmiş ve gönderilen listede benim adım yokmuş. Ne yapacağımı bilemedim bir anda. Fakülte sekreterine bir sorayım dedim. Sekreter de eğer size mail gelmemişse kabul edilmişsinizdir ama kesin konuşmayayım çünkü evrakları dekana gönderdik dedi. Bundan sonra tek dileğim dil sınavından geçmiş olmaktı ancak 1 hafta sonra açıklanan sonuçlarda sınavın sadece writing bölümünü geçtiğimi görünce şok oldum. Herkes writingde takılıyorken n ben onu geçmiş ama bana kolay gelen diğer bölümlerden kalmıştım. Her şey bitti artık boşa gitti onca emek ve umut dedim. Kayıt günü 8 eylüldü ve 15 gün içerisinde diğer sınavlarda yapılmıyordu yani başka bir yerden dil yeterliliği belgesi bulmam da imkansızdı. Okulda kendi öğrencileri için 5 eylülde bir sınav yapılacaktı ancak 3 gün sonra olan kayıt gününe yetişmesi mümkün değildi. Belki beni hazırlık sınıfına alırlar ya da belki o sınava girmeme izin verirler diye öğrenci işleri daire başkanlığına mail attım ancak olumsuz yanıt aldım. Yatay geçişle gelenler hazırlık okuyamıyorlarmış ve eğer dil yeterliliğimi belgeleyemezsem onca emek boşa gitmiş olacak her ne kadar bölüm kabul etmiş olsa da kaydımı yapmayacaklardı. Ben böyle karalar bağlamışken eskiden okulda hocalık yapmış bir tanıdığıyla görüştü çok yakın bir dostum ve bana mutlaka 5 eylül sınavına girmem o sınav için hazırlanmam gerektiği haberini yolladı. Acaba bu sınavı kabul ederler mi? Acaba sonuçları kayıt gününe yetişir mi? Acaba sınavı geçebilir miyim sorularıyla nasıl hazırlanabileceğimi araştırmaya başladım ve yine dostlarım sayesinde bu sınava özel ders veren bir kurs buldum. Sınava 11 gün vardı ve kurs tam da bu dönem için yeni bir program açıyordu. 11 günlük yoğun bir program. Dil öğretmiyorlar ve hiç yapamayanları kursa kabul etmiyorlardı sadece yeterli dil bilgisinde olup taktik anlamında takılanları alıyorlardı. Birikimim olan parayı da bu kursa yatırarak kursa başladım ama çok zor bir 11 günlük periyod geçirdim. Hafta sonu dahil her gün 5-6 saat kurstaydım ve her gün bir sınav simülasyonuydu. Eve gelince bir sürü ödev ve ezberlenecek kelime vardı. Bu arada ben dışardan katıldığım için her ne kadar writing kısmını geçmiş olsam da yeni sınavda onu da tekrar vermem gerekiyor ve yine 200 tl yatırmam gerekiyordu. Velhasıl kurs bitti sınav iyi geçti ve sınav sonuçları kayıt gününden 4 gün sonra açıklandı. Okula gittim öğrenci işleri kayıt yapamayız deyip kestirip attı. Soruşturduk öğrendik ki rektörlüğe dilekçe yazın dediler. Bende gerekli evrakları toparlayıp yani kayıt için gerekli olan evraklar ve dil sınavı sonucu belgemle birlikte bir dilekçe yazarak yazı işlerine verdim ve beklemeye başladım. Yönetim kurulu her çarşamba toplanıyormuş. Çarşamba sabahı okula gidip beklemeye başladım kimse bir şey bilmiyordu öğlene doğru rektörlükle öğrenci işleri arasında klasörler taşınmaya başladığını gördüm ve artık daha fazla dayanamadım rektörlüğe girip bilgi alıp alamayacağımı sordum. Sekreter Yavuz bey bana beklediğim haberi verdi.


  Biraz uzunca oldu ama çok önemli bir konuya değindiğimi düşünüyorum çünkü kabul edilip dil sınavını geçemediğinden kayıt yaptıramayan ve dilekçe verme hakkı vs. gibi hakları olduğunu bilmeyip yoldan geri dönen bir sürü öğrenci olmuştur eminim. Ben bir hafta gecikmeli kayıt yaptırdım ama sonradan öğrendim ki meğer 29 eylüle kadar kayıt yapılıyormuş yönetim kurulu kararıyla o yüzden sakın vazgeçmeyin. Eğer bilim sınavını mülakatı geçmişseniz dil sınavına girmekten kesinlikle vazgeçmeyin. Umarım bundan sonra başvuracaklara yararlı olur. Kendi zamanımda böyle bir bilgiye ulaşamamıştım o yüzden çok sıkıntı çekmiştim. Eğer detay bilgi isteyen ya da gittiğim kursun adını vs. öğrenmek isteyen olursa yorum yazabilirsiniz.

8 Haziran 2014 Pazar

William Blake / The Lamb, The Tyger Şiirleri





      Uzunca bir süredir bloga bir şey yazamadım maalesef ama hep aklımın bir köşesinde duruyordu. Bu blogda okulda severek işlediğim şiir, roman ve hikaye analizlerini de paylaşmayı hedefliyorum. Aslında okulla eş zamanlı olarak buraya da yazabilseydim daha kolay olabilirdi belki ama son yazımdan sonra ödevler, sunumlar, essayler birden bastırınca akabinde de finaller gelince bir türlü yazamadım. İşlediğimiz her şeyi yazamam elbet ancak en son üzerinde çalıştığım ve de final sınavında karşıma çıkan William Blake şiirlerini paylaşarak edebiyat paylaşımlarıma başlangıç yapmanın iyi bir fikir olduğu kanısındayım. 


   

   Söz konusu olan iki şiirde yazarın Songs of Innocence and of Experience olarak adlandırılmış şiir koleksiyonundandır. Kitabın Songs of Innocence kısmında insanoğlunun çocukluk, masumiyet döneminin naifliğini bazen bir çocuk bazen de bir hayvanı karakter seçerek anlatan Blake bu bölüm için 19 şiir yazmış iken zıttı olan yetişkinlik dönemi ve masumiyetin kaybolduğu, acılarla, zorluklarla karşılaşıldığı yetişkinlik dönemi için 26 şiir yazmıştır. Bütün şiirlerini henüz işlemedik bu kitabın o yüzden verdiğim genel bilgiler The Lamb, The Tyger, The Little Black Boy, The Chimney Sweeper, Nurse's Song ve A Poison Tree şiirlerine dayanmaktadır. Daha fazla uzatmadan şiiri sunayım sizlere..




The Lamb




Little Lamb who made thee 
         Dost thou know who made thee 
Gave thee life & bid thee feed. 
By the stream & o'er the mead;
Gave thee clothing of delight,
Softest clothing wooly bright;
Gave thee such a tender voice,
Making all the vales rejoice! 
         Little Lamb who made thee 
         Dost thou know who made thee 



         Little Lamb I'll tell thee,
         Little Lamb I'll tell thee!
He is called by thy name,
For he calls himself a Lamb: 
He is meek & he is mild, 
He became a little child: 
I a child & thou a lamb, 
We are called by his name.
         Little Lamb God bless thee. 
         Little Lamb God bless thee.



        The Lamb şiirini aslında okumadan isminden onun bir Songs of Innocence şiiri olduğu anlayabiliriz çünkü bir kuzuyu hayalimizde canlandırdığımızda aklımıza ne gelir? Beyaz renk tüylerinden dolayı (tabi siyah kuzu da var ama genel olarak beyaz anımsanır) yetişkinliğe erişmemiş bir yavru, masumiyet vs. Bunların hepsi bize masumiyet dönemini çağrıştırıyor yani henüz yetişkin olmadan dünyevi sorumlulukların altında ezilmeye başlamadan, acılarla tanışmadan, oyunlarımızın tek uğraşımız olduğu ve daha çok sevgi ve ilgi gördüğümüz o huzurlu dönemimiz.

       Bu şiirde Blake tabi sadece masumiyet dönemine değil yaratıcının yaratma gücüne, yaratılışın kaynağına vurgu yapmak istemiş. Şiirin ilk kıtasına baktığımızda konuşmacı olan çocuk şiirin konusu olan kuzuya sorular soruyor. Onu kimin yarattığını, kimin beslediğini, kimin ona bu parlak yünü verdiğini ve bu hoş sesi verdiğini soruyor. Bu kıtada kuzunun fiziksel özelliklerini sorarken eklemiş olduğu övgüleri yaratıcının yaratma gücünü vurguluyor.

      İkinci kıtada çocuk bir başkasından bahsediyor kuzu, uysal, yumuşak huylu birinden, bu tabi ki Jesus'tan başkası değil çünkü İncil'de o da tanrının kuzusu olarak biliniyor ve son satırlarda çocuk kendisinin ve kuzunun onun adıyla çağrıldıklarını söylüyor. Yine İncil'de Jesus tanrının oğlu olarak biliniyor. Yani şiirimizi hem konuşmacısı hemde karakteri olan kuzu Jesus'a değiniyor. Bu şiiri okuduğumda benim anladığım şey Blake çocuk ve kuzuyu kullanarak tanrının insanları masum olarak yarattıklarını söylemek istiyor. Saflığa, naifliğe ve masumiyete vurgu yapan bu şiir konumuz olan The Tyger şiirinin kontrastı olarak biliniyor. Yazının fazla uzamamasının gerektiğini düşündüğümden bu yazıya burada son vererek diğer şiir hakkında bir sonraki yazıda yazmayı uygun görüyorum.

17 Mart 2014 Pazartesi

Özgür insan nasıl bir kimliktir? Nasıl yorumlanabilir?



   Sıradaki blog yazısı benim değil konuk yazarım olan, hayatımda çok önemli bir yere sahip, bugünlere gelebilmiş olmamı ona borçlu olduğum, kıymetli dostumun kaleminden. Özgür insan tanımını ve nasıl bir kimliği olduğunu anlatan bu mana dolu yazıyı okuyunca sonuna bir şarkı eklemek geldi içimden - bir o kadar manidar-. İyi okumalar diliyor, konuk yazarıma buradan da teşekkür ediyorum.

Doğayla savaşımında birey olarak insan, hayatta kalabilmek, kendisine bu anlamda pratik fayda sağlamak ve son çözümlemede doğada olan biteni anlamak için, pratikle sınanmış ve bilimsel olarak tutarlı deneyim ve gözlemleriyle, doğadaki olaylar üzerinde öngörülerde bulunur, hayatta kalabilmek için önlem alır.
Gözlemden ve canlı algılamadan, soyut düşünceye ve oradan da pratiğe; nesnel gerçekliği bilmenin eytişimsel yolunun bu olduğunu, bu süreçte özdeksel olanın, düşünsel olana dönüştüğünü, ama düşünsel olanın da, özdeksel olanla denetlenip, doğrulandığını ve özdeksel olana uygulandığını kavrayabilen kimliktir özgür insan...

Özgürlük bu anlamda zorunlulukların kavranmasıdır. İnsan olma süreci ile eş zamanlı ve eş güdümlüdür.

Maddenin ve olayların nesnel olarak gözlenen, hareket, değişim, gelişim ve oluşumlarının,  düşünsel olarak yorumlanması esnasında, bilimsel bilgi ve bakış sürecinin imbiğinden geçmiş aklını kullanabilen kimliktir özgür insan. Bu süreç insana kişiliğini ve iç özgürlüğünü kazanma olanağı verir. Bu olanaktan yararlanmasını bilenler kendi evrimlerini sağladıkları gibi toplumlarını ve insanlığı evrimsel doğruya yöneltebilirler.

Toplum içinde birey olarak insanı irdelediğimizde, toplum ölçeğinde edindiği düşüncelerle, fikir  ve kanaatlerle evrene baktığını görürüz. Düşünce, insana kişi olarak doğuştan gelmiş gizli bir güç değildir. Toplumdan gelmiş bir niteliktir. Öyle ise, insanın düşüncesi, ister istemez, içinden çıktığı toplumun damgasını taşır. İnsanın şu veya bu fikri taşıması  içinde yaşadığı topluma göre şöyle veya böyledir. Düşünce, sosyal çevreye ve koşullara uyar.
Eğitim yanlışlıkları, toplumsal koşullanmalar ve ideolojik hegemonya ile panoptikona hapsedilmiş bir varoluşun belli belirsiz bir algısıdır bu.

İşte bu yüzden, insanın toplum üzerine olan izlenimleri, sosyal bir damga taşır. İnsan, toplumdan aldığı imkanlar ve müsaadeler ölçüsünde görür, duyar, sezer, kavrar. İnsanın görmesi, kişi gözüyle olmaktan çok, toplumun ona verdiği düşünce yordamı ve düzeyi ile belli olur. İnsan evreni sosyal gözü ile görür.

Kendisi için bireye bakıldığında ise, yolculuktur yapılan, aslında bir gezidir… Ama aylak bir turist gibi değil, sadece bakmak için, almak için, tüketmek için değil, bir önder, bir rehber eşliğinde değil, güdümlü değil… Bir seyyah gibi, görmek için, vermek için, üretmek ve sorgulamak için, başsız, hesapsız, kendiliğinden ve içinize doğru yaptığınız çıkarsız bir gezi.

Ve bu gezi, korku duvarını aşmak, yüzleşmek, kendini bulmak, olmak ve özgürleşmek çabasıdır son çözümlemede. Özgürlüğün değerinin, özgürlük için ödenecek diyete değdiğinin ayırdında, bu bilgelikte ve gözü pekliktedir özgür insan…

 “Milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin.” Milletim insan türüdür, vatanım yeryüzü.” diyebilmektir. 
Kimliğini tanımlarken insan olmaya çalıştığını, başkaca da bir şey olmadığını söyleyebilmek aslolan budur. Kendisine dikte edilen, gerçekliği kendinden menkul kavramları sorgulamaktır.

Zamanın sonsuzluğu içinde -kuvvetle muhtemel kendisinin göremeyeceği- aydınlık bir gelecek için bilimsel ve insancıl sentezler üretebilmek, çağını ve çağının ötesini tasarımlamak anlamında, zamanın kölesi değil efendisi olabilmektir.


  “İntihar değil, teslimiyet hiç değil, direnmek ve dayanmak gerek.” diyebilen yabancılaşmamış kimliktir özgür insan… 


3 Şubat 2014
Gnhn






16 Mart 2014 Pazar

Inception


    Bir süre ara verdikten sonra blog yazılarıma bir film yazısıyla devam ediyorum. Hazır sunum hazırlığımı tamamlayıp rahatlamış, kahvemi de elime almışken dün gece izlediğim ve beni oldukça etkileyen "Inception" filmini irdeleyeyim biraz. Christopher Nolan senaryoyu yazmış ve de yönetmiş. Filmi izledikten sonra Nolan'ın hayal gücüne hayran kalmamak elde değil. Bir izleyici olarak ben anlama çabasında iken o bunları nasıl hayal etmiş ve harika bir akış yaratmış diyor, hayret ediyorum. 







       Film temmuz 2010'da vizyona girmiş ve kısa bir süre içerisinde 25 yılın en iyi filmleri arasında gösterilmiş. Haksız da değiller bu gibi filmler çok sık yapılmıyor. Film kadrosu da en az yazarın ustaca kurgulanmış senaryosu kadar göz dolduruyor. Leonarda DiCaprio'nun baş rolü üstlendiği, diğer karakterlere usta oyuncuların seçildiği filmin konusuna değineyim şimdi. 

  

    DiCaprio filmde bir hırsız rolünde ama bu bildiğimiz hırsızlardan değil. İşi fikir çalmak. Peki bunu nasıl yapıyor? İnsan beyninin en zayıf ama aynı zamanda da daha hızlı işlediği rüyada esnasında. Kurbanına ve kendine uyuşturucu enjekte ediyor beyni uyku haline sokmak için uyuşturucudan kastım rahatlatıcı olarak, tıpkı uykudaymış gibi. Daha sonra rüyasında ondan çalmak istediği bilgiyi çalabiliyor bir sır, ya da bir şifre gibi. Filmin başlangıcında DiCaprio gözlerini bir sahilde açıyor yüzükoyun yatarken ve onu bulan askerler yaşlı bir Japon'a götürüyorlar onu ve yaşlı adamın bir şeyler hatırlamasıyla hikaye başlıyor.


   
  DiCaprio, filmde ki adıyla bahsedeyim Cobb, sahip olduğu yetenek sayesinde hırsızlık için aranan biri oluyor fakat onun tek isteği evine geri dönmek ve çocuklarına kavuşabilmek. Bunun mümkün olabileceğini söyleyen zengin iş adamı Saito ona bir iş teklif ediyor. Bu kez diğerlerinden farklı. Ondan fikir çalmasını değil başkasının zihnine fikir ekmesini istiyor. Hedef petrol zengini, ölüm döşeğinde olan bir babanın tek varisi olan Robert Fischer. Tam da bu noktada bir virgül koyarak filmden çok beğendiğim bir replik aktarmak istiyorum. 

  "Fikir virüs gibidir, bir kere yayıldıkça insan beyninden çıkarmak imkansızdır. Fikir tohum gibi yayılır ve genişler." Cobb önceden fikir yerleştirme yaptığı için bunun mümkün olduğunu bilmektedir ancak diğerleri gibi kolay değildir. Fikir yerleştirme için üç rüya seviyesi gereklidir. Yani rutin olarak yaptığı rüyaya girecek oradan rüya sahibiyle bir alt rüyaya oradan da bir alta geçmesi gerekecek. Çünkü tohumu ne kadar derine ekerse o kadar yüksek ihtimalle yayılacaktır. Bu kısımda dönüp kendi hayatlarımıza bakarak bize ait bir şeyler de bulabiliriz. Çünkü izlerken ve daha sonra da fark ettim ki yapmak için uğraştığımız, başarmaya çalıştığımız her ne varsa bir anda ortaya çıkmıyor, yani çok öncelerden onun tohumu içimize ekiliyor, bilinçli ya da bilinçsiz. Sonra tıpkı alıntıda ki gibi, bir virüs gibi yayılıyor ve zamanı gelince ona yöneliyor, onu yapıyoruz. Reklamları düşünün zihnimizi nasıl etkilediklerini ve alışverişe gidince elimizin neden ona değil de buna gittiğini düşünün. Tıpkı bunun gibi durumlar aklıma getirdi film. Enteresan değil mi?


    Konudan sapmayayım, Cobb bu işi yapabilmek için ekibini toplar ve bu işi teklif eden Saito'da onlara katılır. Fakat daha ilk rüyadan itibaren işler umdukları gibi gitmez çünkü kurbanları Robert bu iş için eğitim almıştır. Bilinçaltı fikir çalımına karşı savunmalıdır. Bu durumun rüyaya yansımasında ise karakterlerimiz bir düşman ordusuyla karşı karşıyadır.





    Robert'ın ordusu dışında bir engelleri daha vardır. O da Cobb'un ölmüş olan eşi Mal. Ölü olmasına rağmen Cobb onu zihninden atamadığı için ve girdikleri rüyalarda kendi bilinç altı yansımalarını da gördükleri için Mal'da onları için problem olmaktadır. Filmle ilgili çok daha fazla detay vermek istemiyorum. Belki izlemeden buraya denk gelip okuyan olabilir. Gariban blogger umudu işte birisi görecek te okuyacak :) Nolan filmi şüpheli bir şekilde bitirir acaba Cobb hala rüyada mıdır? Yoksa gerçekte midir? 






     Filmin sembolü olan totemden bahsetmesem olmaz. Cobb bu totemi hiç yanından ayırmaz. Şüphe ettiği anlarda bunu çevirir ve rüyada olup olmadığını anlar. Teoriye göre bu küçük totem gerçek hayatta bir süre döner ve devrilir ama rüyada iken düşmeden sürekli döner. Bu işi yapmak Cobb'a ağır bedeller ödetir. Artık rüya göremez. Kendi rüyaları olmaz o da her zaman şüphe içindedir ve bunu devamlı yanında taşır. Nolan filmi öyle bitirmiştir ki devamı gelmese olmasa olmaz. Bir çok açık nokta vardır. Yeniden ele alınıp işlenebilecek. Yaklaşık iki buçuk saatlik filmde hiç sıkılmadım, bilakis heyecanla izledim. Matrix ve muadili türü filmleri beğenenlere, ilk sahneyi görüp sonun tahmin edemeyeceğiniz sizi akışına kaptıracak bu filmi izlemeyi tavsiye ediyorum. Son olarak filmin imdb puanı 8,8 bir seyirci olarak benden ise tam puan alıyor. İyi seyirler dilerim..